• Ana Sayfa  /
  • 2.Sayı   /
  • Öğretmenler Mi Daha Yenilikçi ? Öğrenciler Mi ?
Öğretmenler Mi Daha Yenilikçi ? Öğrenciler Mi ? Öğretmenler Mi Daha Yenilikçi? Full view

Öğretmenler Mi Daha Yenilikçi ? Öğrenciler Mi ?

ÖĞRETMENLER Mİ DAHA YENİLİKÇİ? ÖĞRENCİLER Mİ?

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben annemin oabamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken … Oğretmenliğimin ilk yıllarında, Türkiye, videolarla tanışmıştı.-Yideo kelimesini ilk kez o zaman, yani l 985’lerde duymuştum. Beta Cam veya VHS türü olarak iki çeşidi vardı videoların. Betacam veya Betamax, Sony tarafından geliştirilmiş ses ve kayıt cihazı olarak kullanılan bir teknolojiydi ve 1982 yılında piyasaya sunulmuştu. VHS de 80’li yılların başında piyasaya çıkmış, teknolojisi daha yeni olan Betacam’a üstünlük sağramıştı.

1980’1erde, ülkemizde -bildiğimiz üzere- yeni bir teknoloji geldiğinde önce onu -o zamanlar- zenginler alırdı (Şimdi farketmiyor! Herkesin elinde en pahalı telefonları görebiliyorum.). Milli Eğitim Bakanlığı da bu teknolojileri kullanmamızı ve hazır gelen bu kasetlerle derslerimizi işlememizi önerdiği halde, Okulumuzda Betacam veya VHS kasetleri oynatacak sadece birTV’miz vardı. O zamanlarTV’lerin bu kasetleri oynatmak için özel bir bölmesi vardı. Okulda bir tane TV vardı ve biz öğretmenler bunu alıp ders işleyebilmek için okul müdürünün yüksek müsaadeleriyle, hazırlamış olduğu kilitli bölmeden çıkarıyor, mücevher özeniyle büyük bir hassasiyet içinde sınıfımıza taşıyor ve ders işlerken kullanıyorduk. İlk kez video ve bu tür kasetleri o zaman görmüştüm. Ben dahil, öğretmenler olarak bu teknolojiye bir şey olacak diye o denli korkuyorduk ki, müdürün de korkutma oyunlarıyla, bu cihazlara bir şey olursa hapı yutmuş olacağımızı düşünüyorduk! Ya öğrenciler; öğretmenlik yaptığım zengin muhit öğrencileri ne kadar cesurlardı! Her birinin evinde birden fazla video oynatacak TV’leri olan bu çocuklar için bu teknoloji çerez gibiydi. Biz öğretmenler videoyu telaffuz ederken, çocuklar bize gülüyordu (Çoğumuz “vido” diyorduk; öğrenciler de telaffuzum uzu düzelterek bize gülüyorlardı!).

1990’1arda da bilgisayarlar için aynı “trajediyi” yaşamıştık. Okulumuza (şanslı olduğumuz için!) bilgisayar laboratuvarları kurulmuştu ve tek bir anahtarı vardı; okul müdürü bunu büyük bir ihtimamla saklar; laboratuvarı kullanmak isteyen öğretmene anahtarı verirken bin bir tehditle korkutur, canımızı çıkarırdı. Ha, bir de her bilgisayarın özel elbisesi vardı; müdür buna çok dikkat eder; anahtarı teslim alırken bu kılıfların takılıp takılmadığını tek tek kontrol ederdi. Tabi, biz öğretmenler okuldaki bilgisayar odasına mahkumken, yine okulumdaki öğrencilerin çoğunun evinde bilgisayarı vardı. Bir yanda derslerde tuşlara basarken elleri titreyen ben; diğer yanda özgüvenle tuşlara basan, hangi tuşa bastığı belli olmasın diye de hızlı hareket eden bilgisayar kurdu öğrencilerim! Ben de bu mereti öğrenip şu öğrencilere maskara olmayayım diye çırpınırken, öğrencilerim bana hava attıklarından mıdır yoksa öğrenmemi engellemek için akrobatik parmak hareketleriyle midir, nedir, engelleniyordum.

Uzun sürmedi, dayanamadım, borç harç ederek, taksitle kocaman bir “toplama” bilgisayar aldım. Unuttum; 486’11 bir rakamı da vardı adında. Götürdüm evime ve salonunun en baş köşesine koydum. Daha önce TV almıştım, hani yukarıdaki inatlaşmadan sonraki durumlarda lazım olacak diye, bu defa o TV’nin “örtüsünü” bilgisayarın üzerine bir ucu ekrana sarkacak şekilde yerleştirdim. Artık öğrencilerimle aşık atacaktım; el mi yaman bey mi yaman onlara gösterecektim.

Gel zaman git zaman, biz öğrencilerle hava atma yarışına devam ederken, teknoloji de hızlandı. Ama benim kesem o kadar hızlı dolmuyordu.

Bilgisayarların parçaları hızla yenilenip kapasite ve teknik açıdan değişirken, benim bu yenliklere dayanacak ne param vardı; ne de bilgim. Bir kısım öğretmenler kah okullarda, kah öğretmenlerin hizmet-içi eğitimlerinde ve kah özel sektörün açtığı “Bilgisayar Kullanımı Kursuna” katılarak kendilerini upgrade etmelerine karşın, yine de öğrenilen her teknoloji hızla eskidiği için, bizim öğrendiklerimiz de eskiyordu. Çok zorlukla öğrendiğim DOS sistemi bunlardan biriydi. Word programı yokken, yazı yazma, matematiksel hesaplar ve dizgi gibi işlerimi, ABD’den getirdiğim becerikli bir program olan Word Perfect programını kullanarak yapıyordum. Ama gelin görün ki, DOS tahtını Windows’a kaptırınca Office programları devreye girdi ve sil baştan ben yine yalara düşmüş oldum.

Ben Windows üzerinden softwareleri öğrenirken bir de baktım ki öğrencilerin ellerinde, adına “laptop” dedikleri dizüstü bilgisayarlar var. Anlamı ne diye sorduğumda “Kucak bilgisayarı hocam” dediler; “Kucağına alıp yazıyorsun!” Sonra bu kucak lafı argoya kaçınca “diz” demeye başladılar. Her neyse, içimi kapladı bir hüzün. Bir müddet evdeki masaüstü dedikleri benim eski 486 Pentium-4’de daha devam ettim. (Bu arada hikaye uzamasın diye atladım; Pentium 1, 2, 3’1eri de geçen zaman zarfında yenileyerek Pentium-4’e gelmiştim. Ancak AMD ve lntel Pentium işlemciler de peş peşe gelmişti. Arkasında kocaman monitorlaryerini LCD ekranlara bırakmıştı.) Ama içim yanıyordu; şu şımarık zengin çocuklarıyla yarışmakta inatlaşıyordum. Akran öğretmen meslektaşlarıma göre, ben teknolojiyi takip etmekte öğrenciler ve bir kuşak öncesi öğretmenler arasında bir yerdeydim; yani geçiş nesliymişim meğerse; olsun bir defa beni hırs basmıştı. Sonradan batağa giren kredi kartımı kullanarak taksitle bir kucak bilgisayarı (laptop) da ben aldım. “Tamam”, dedim içimden öğrencilere kinlenerek; şimdi size yetiştim.

Ama nafile! Kısa hem de çık kısa bir zaman içinde, öğrencilerimde türlü türlü tablet bilgisayarlar, notebook bilgisayarlar görmeye başladım. Ben bunları sadece izlemekle yetinmeye başlamıştım ki bir de baktım ev ödevlerini yapmayan ve yapamayan öğrencilerim, internet denilen bir teknoloji sayesinde harika bir şekilde yapıyorlar ve ödevler istediğim zamanda önümde oluyordu. Şaşırıyordum öğrencilerdeki bu hıza; meğerse Google denilen arama motorundan buldukları ödevleri Word belgesine yapıştırıp, çıktı alıp önüme koyuyorlarmış. Öğrencilerimin teknoloji kullanımı becerileri yüzünden yaşadığım maskaralığı damarlarıma kadar hissedip bir kez daha morarmıştım. Benim morarmam devam ederken, telefon piyasası ardı ardına teknolojik gelişirrıiyle öğrencilerimin ellerinde sökün etmeye başladı. Ustelik bilgisayarı ve özellikle interneti de içine sokmuşlar. Sınıfta gizlice benim güzel sesimi ve hatta yakışıklı görüntümü çekip paylaşıyorlarmış. Ben de müdüre şikayet ettim kerataları; bundan böyle okula cep telefonu getiremiyorlar. Ya gördünüz el mi yaman, bey mi yaman?

Her neyse bu hikaye çok sıkıcı olmaya başladı. Ben pes ettim. İtiraf ediyorum; öğrencilerimle yarışamam. Zaten diğer öğretmenlerin sürekli olarak bana verdikleri nasihatları vardı da dinlemiyordum onları: “Öğrencilerle yarışma! Öğrencilerle aşık atma!” Öğrencileri şımartma! vs. vs.”

Ben de onlara diyorum ki, “Ah, sevgili öğretmenlerim, lütfen başınızı Facebook’tan, Twitter’den ve diğer sosyal medyanın örümcek ağlarından çıkarın da öğrencilerinizi dinleyin ve anlayın. “Çocuklarınızı yaşadığınız çağa göre değil, yaşayacakları çağa göre yetiştiriniz!” (Hz. Ali) diyen bir kültürden geliyorsunuz; ama çocuklarımızın% 60’nın şu anda olmayan, gelecekte olacak olan mesleklerde çalışacakları çağ hakkında hiçbir öngörümüz bile yok. Sizi de anlıyorum; borcunuz, harcınız, kredi kartı bataklığınız, sarsılan aile yuvalarınız var. Bana inanın, amaçlarımız zayıfladığı için bu ölüm çırpınışlarını yaşıyoruz! Amaçlarımız yok olduğu için öğrencilerimizin çok çok gerisindeyiz!” Bilmem katılır mısınız?

Yorumlar

yorum

YAZAN Bestami Çiftçi

 

md-small Melik Duyar’ın ücretsiz 7 Elektronik Beyin Eğitimi programına katılmak için, buraya tıklayın.
Melik Duyar’ın ücretsiz 6 Elektronik Hızlı Okuma programına katılmak için, buraya tıklayın.
Melik Duyar’ın ücretsiz "Mega Hafıza" dergisinin adresinize gönderilmesi için, buraya tıklayın.